GALATAPERA KÜLTÜR & SANAT DERNEGIgpGalapera Sanat (Beyoglu'nda Bir Yer)

Şehir ve Edebiyat

 

 

Mavi Gözlü Siyah Çocuk

Yazan: Betül Oruç

Text Box: HACI HÜSREV

HİLAL SOKAK/KAN KARDEŞİ SOK/DARBUKA SOKAK
CİNDERE ÇIKMAZI SOKAK/DAR SOKAK/
PAÇALI HASAN SOKAK

Düzmüş façayı geliyor
Mahallede külhan külhan geziyor
Zarbolar mahalleyi basıyor
Kabadayı damdan naşıyor
(Roman halk türküsü)

*Paslı teneke, temiz yürek ve muskaya
bitirimlere ve alemci ablalara, 
sustaya, façaya, kuru sulu gidenlere,
dereye, öfkeye, bütün mahalleye

Hacı Hüsrev’den bir name…

Kapkaç, yankesicilik, darp, gasp, racon kesme ve elli çeşit bela,
merkeze iki adım, merkezin piçi…

fortmanlar, yani yankesiciler, tufacılar, yani dükkânları soyanlar, 
kapkaççılar, sok kaççılar, yani cepten aşıranlar, gaspçılar, zorla alanlar,
parası çalınan enayiler,
her çeşit hırsızlığı beceren kurnazlar,
fortman’ları koruyan, kollayan, yakalanmaktan kurtaran düzenciler,
kavga ediyor numarasıyla enayileri soyanlara tantanacılar denir jargonda
ve kast sisteminde
kurnazdan daha usta olan kurnaz abisi,
kurnaz abiden daha mahir olan dayılar,
ve en üstteki büyük ağabeyler
Hacı Hüsrev’in gözbebeği.


*Egemen Yılgör’den alıntı.
												1

Yüzbeş kez kapkaçtan yakalanmış Jilet ‘in hikâyesi herkesce malum…
yirmilerinde Jilet
göçle geldi İstanbul’a,
sık sık gazetelerde boy gösteriyor. 

İstanbul bazıları için kaybolmaların, adresi kaybetmelerin şehri,
her zamanki gibi sardı esrarı, çift kâğıtlı,
kafası iyi şimdi, az sonra işe çıkacak, önlemini aldı
yakalanırsa copu yediğinde canı yanmayacak.

Karşı penceredeki Turan, Jilet’e poz kesiyor. İkisi de birbirine hanidir gıcık. Turan görünüşte sütten çıkmış ak kaşık havalarında. Çalmıyor it, marifetmiş gibi sokaklardan kâğıt topluyor . Hani babalığını sevip saymasa Jilet dağıtacak ya piçi. Dur bakalım…

Jilet adisi kerteriz almış, gene sağı solu kolluyor. Havada uçuşan şey karşıdan karşıya hırlaşma muhabbeti. Kaç kere geldi üstüne Jilet, kaç defa kesti yolunu, bulaştı, tadını kaçırdı kaç kere. Turan biliyor, uysa oğlana, arkası gelecek, yakasını sıyıramayacak. Oysa suçtan korkuyor Turan. Hem sözü var babalığına.

Hap, eroin, esrar satışının başladığı saatler Hacı Hüsrev’de. Mahallenin yorgun argın namusluları yoksunluğun kuşattığı evlerinde dizi film seyretmekte. Emekçiler bir inceden gelir gider hesabı tutarken ah, ekranda esas kızla esas oğlan gene ayrıldılar. Komşu evlerdeyse Kurnaz abi ‘nin tayfası ve dümenci ekibi harıl harıl işe hazırlanıyor. Hepsinin de temennisi enayisi bol, kısmetli bir İstiklal caddesi.

Turan perdeyi çekip içeriye girince Jilet küfürü bastı, ne babalanıyor lan bu, aç herif! Suç işlemek istemiyormuş, aman efendim aman! Lan biz de geçtik o yollardan. Üç kuruşa midye satıcam diye pabuç dayanmadı ayağıma be! Diyarbakır mı burası? Dakkada yalayıp yutar adamı be! Burada yaşamak için vurgun yapıcan oğlum vurgun! 
Bir nefes daha çekti, mis gibi. Sonra gülmeye başladı. Soyulacak enayinin etrafını nasıl sardıklarını, hırgür çıkarma numarasıyla nasıl perdeleyip nasıl ketenpereye getirdiklerini, kurdukları çeşit çeşit kumpası  düşünüp güldü güldü güldü.   
Mal iyiydi bu defa.



												2

Feriköy’ün hemen altı, şehrin orta yeri Hacı Hüsrev,
şehre hem yakın hem çok uzak,
karanlık işler bahsinde Sulukule, Selamsız ve Ziba’dan daha namlı,
gecekonduların en varlıklısı, 
kapıların önünde aynalı otolar, jipler, x5 BMW’ler beklese de ötesi yok gecekondu gene de,
ne köylü ne kentli sıkışıp kalmış arada derede,
ortam bu ortam, ufarak çocuklar neredeyse emziği atar atmaz çetelere girmekte.
Durup bir düşünmeli kabahat kimde?

Jilet’de kumarbaz bir baba, sinir hastası bir ana, bi dolu kardeş…Jilet yolu değiştirene kadar nice gün yoklukla boğuştular, 
Turan’a gelince anasıyla babası o çocukken ayrıldılar. Sepeti koluna herkes yoluna durumu hasıl oldu böylece. Olan Turan’a oldu sonunda.
Turan vurup kapıyı çıktı. Sırtındaki eski bıçak yarası ince ince sızlıyor muydu, ona mı öyle geliyordu yoksa?  Bayırdan aşağılara baktı, karşı taraflara dikti gözlerini…Onlarca kör pencere, kilitli kapı, beton silsilesinin ölgün ışıkları, vurup dağıtan, canını yakan, içini dağlayan binlerce küçültücü bakış üstüne üstüne geldi, az ötedeki büyükçe taşın üstüne çöktü, nasıl bıçaklandığını anlayamamıştı bile, otoparkta yatıp kalkıyordu, kaç kişiydiler, nerden gelmiş, niye gelmişlerdi, asıl davaları patronla mıydı, kimleydi, neydi… Otoparkın bekçisi, yani babalığı Adem olmasaydı şimdiye çoktan cavlağı çekmişti Turan. 

Jilet gözlerini Turan’dan ayırmadı. Saplanmıştı bir kere ona. İyi çocuk halleri, aralarındaki o mesafe canını sıkıyordu. Bok yiyen kibir kumkuması, lan ben senden daha çok direndim be, nereden bileceksin sen?  Kaç defa zabıtalar düştü senin peşine ha, kaç defa dayak yedin esnaftan? Ha? Ustabaşın becermeye kalktı mı seni? Overlokçu kızlar üstüne başına bakıp dalgalarını geçtiler mi senle? Daha sayayım mı lan yavşak!
İri, uzun bir soluk daha sarma sigaradan…
Allah kahretsin, niye takılıyorum ben bu manyağa?
Bu çocuk tuhaf şeyler düşündürüyor bana!

												3
Sırtına saplanan bakışların pekala da farkında Turan. Sıyrılamayacağını adı gibi biliyor, ya vuruşacaklar bir gün, Allah ne verdiyse… ya Jilet’e teslim olacak. Daha değil, henüz değil, daha sonra… lâkin biliyor kaçamayacak, bir gün işte, sonunda bir gün… Jilet keneden beter.
Yukarıya vursa Turan, şehre…dev binalar, gökdelenler, plazalar, çok katlı alışveriş merkezleri, büyük caddeler tükürür onu. Bu kez hepten yara kesilir hem ruhu hem bedeni. 
Peki bu şehirden gitse, bir şeye bulaşmasa, Jilet’ in tuzağına düşmese, adam gibi yaşayabilse… Günseli… Günseli gelir mi onunla, bırakıp her şeyi, peşine takılır mı?  
Sahi Günseli… Hırsız Sahir’in kardeşi, bol paraya alışmış Günseli…
Sevecek başka birini bulamadın mı demişti babalığı. Başka da bir laf etmemişti.
 	
Karşıdaki beton silsilesinin ölgün ışıklarına, yukarının kör ışıkları eklendi, ama nafile işte! Bayır hâlâ karanlık. Bayır hiç ışımayacak. Turan hep karanlıkta, hep bir başına oturacak, Günseli’den uzak, sırtındaki bıçak izi, kalbindeki yangınla.

Kadınlı erkekli birileri gülüşerek geçti, biraz uzakta köpek havlamaları, ıslıklar, yakası açılmadık şakalardan dağılan kösnülü sesler, ot kokusu…Dar sokak, Darbuka sokak, Kankardeşi…Cakalı bir araba yanaştı evlerden birinin önüne, direksiyonda belli ki cebi hayli şişkin bir yakışıklı…Sırma saçlı, incecik bir kız  açtı kapıyı, etrafı  kuşkuyla süzdü bir süre…
Polisin cam çerçeve, kırılmadık kapı bırakmadığı meşhur şafak baskınından sonra temkin tavana vurmuş durumda.

Jilet gözü hâlâ Turan’ın sırtında, dişlerinin arasından, bak oğlum, dedi, asıl ben namuslu olucam, sen tam düşerken… Son bi vurguna bakar. İşte o zaman bırakıcam işi, Günsel’iyi istiycem babasından. Nasıl, kıyak değil mi? Sen giderken ben dönücem Turaniko. Enayi miyim, hapse düşüp kızı başkasına yedirir miyim? 

Turan kalkıp ağır ağır bayırdan aşağıya inmeye başladı. Yürürse açılırdı belki. İçindeki deli özlem, kafasını bulandıranlar, öfkesini bileyenler uçup gidiverirdi, kimbilir, belki biraz atıverirdi yükünü. Sonra dönüp gelirdi, babalığı mangalın başında olurdu, uzun uzun susarlar, bütün gece susarak konuşurlardı. Adem kuyuya düşüp ölen kızından, kendisini boynuzlayıp toz olan karısından söz açmazdı; Turan anasının sıcak göğsünden, kimbilir nerede şimdi anası, üzüm gözlü Günseli’den, Jilet’den…  söz açmazdı. Sessizce anlatırlardı birbirlerine. Sessizlik 

												4

ikisine de iyi gelirdi. Sonra sabah erkenden şehrin lağım kokan sokaklarına düşerdi Turan.  Hurda kâğıtların bekleyişine. Çöpleri eşelerken bütün bir gün Günseli’yi düşlerdi, Jilet’ in bütün bir gün Günseli’yi düşlediğini bilmeden. Sonra yavaş yavaş öteki İstanbul olurdu; çöp, çürümüş nefes, kan kokusu, çığlık, ihanet, korku, hınç, yalnızlık… sessizce. 
Kimseler anlamazdı. 
 
Jilet gözlerini Turan’dan kalan boşluğa birkaç kez daha saplayıp kursiyer tayfayla ve öteki İstanbul’la buluşmak üzere çıktı. 
Turan, Cindere Çıkmazı’na, üzüm gözlünün sokağına yöneldi, evin önünden geçerken bir an durdu, bütün bedeni kasıldı, bu kez sırtında değil yara izi kalbinde upuzun bir sızıydı.

                                                                                                              Mart 2008

Jale sancak.